sf.3: ÇIKIŞ YAZISI

sf.3: ÇIKIŞ YAZISI

sf.2 : ÇIKIŞ YAZISI

sf.2 : ÇIKIŞ YAZISI

Çıkış Yazısı

İKTİSADA ÇIKIŞ adını verdiğimiz bu tartışma metinleri, bugün üniversitelerde öğretilen iktisat biliminin ve bu bilimin derslerde ve kitaplarda anlatılan biçiminin bizlerde yarattığı düşünceler ve sorgulamalar neticesinde ortaya çıktı. Karşılaştığımız şey, yanlış iktisadın doğru anlatılamayacağı gerçeğiydi. İlerleyen sayfalarda bu durumu çeşitli verilerle ve tartışmalarla açıklamaya çalışacağız. Bu metinleri başlangıç olarak ele alıyoruz. Bir yandan bugünkü iktisada karşı çıkarken, diğer yandan gerçekliğe bir çıkış arıyoruz. Bu yüzden “iktisada çıkış”la yolumuza başlıyoruz.


➔ İKTİSADA ÇIKIŞIMIZ bu dünya üzerindeki duruşumuzun ve iktisada bakışımızın adıdır. Bize öğretilen ve öğrenip öğretmemiz istenilen bugünkü iktisat anlayışına karşı çıkışımızın adıdır.

➔ İKTİSADA ÇIKIŞIMIZ emeklemeyi bırakıp da yürümek isteyen bir çocuğun heyecanı ve çabasıdır. Bilimin ve insanlığın emekleme devirleri çoktan geçti. Ancak bugün bilim ve insanlık, an be an kapitalist sistemin boyunduruğunda başını öne eğmeye zorlanmakta, ensesine vurulup yere düşürülmekte, emeklemeye ve sürüklenmeye zorlanmakta. İşte bizim emeklemekten çıkıp “ayak”lanmaya başlamamız da bu boyunduruktan çıkışımızın adıdır.

➔ İKTİSADA ÇIKIŞIMIZ iktisat fakültelerinden maliye bölümüne, kamu yönetimi bölümlerinden hukuk fakültelerine, mühendisliklerden uluslar arası ilişkiler bölümüne kadar üniversitelerdeki hemen her bölümde okutulan iktisat derslerinin; toplumsal koşullardan ve ülke gerçekliklerinden kopuk bir şekilde sunulmasını ve bunun bilim adına yapılmasını reddedişimizin adıdır.

➔ İKTİSADA ÇIKIŞIMIZ eleştirellikten ve de bilimsellikten uzak ders kitaplarından sıyrılıp, bilginin “sarsıcı” gücüne tutunuşumuzun adıdır.

➔ İKTİSADA ÇIKIŞIMIZ her yıl yeni baskısı yapılıp yazarına daha fazla para kazandırmayı amaçlayan ders kitaplarının ucubeliğini teşhir edişimizin adıdır.

➔ İKTİSADA ÇIKIŞIMIZ her analize başlamadan çekilen “ceteris paribus” besmelesini ağzımıza almayacağımız bir iktisat biliminin hayatın gerçekliğine daha uygun oluşunun adıdır.

➔ İKTİSADA ÇIKIŞIMIZ amfilere kantinlere sıkışacak bir bilimsel tartışma ve üretimin değil, üniversiteye sığmayacak ve toplumsal gerçekliklerden kopmayacak bir hakikatin, insanlığın ve toplumun ortak iyiliğinin önünde diz çöküşümüzün adıdır.

➔ İKTİSADA ÇIKIŞIMIZ matbaalarda basılmış, parayla satılmak için çıkarılan, kariyer peşinde koşan bir üretim sürecinin değil; öğrenci evlerindeki, kantinlerdeki, koridorlardaki tartışmalarımızdan çıkan ve her cümlesi herkesin kolektif kullanımına açık bilgi paylaşımımızın adıdır.

➔ İKTİSADA ÇIKIŞIMIZ bugün dünya üniversitelerinde öğretilen ve dünya üzerindeki iktisadi, toplumsal olgulardan bir hayli uzak olan “iktisat”tan çıkışımızın adıdır.

onlar anlatadursunlar kitaplarında, derslerinde kapitalizmi...
yüceltsinler istedikleri kadar eşitsizliğin kaçınılmazlığını...
anlattıklarını sınamaya kalksınlar üzerimizde sınav kağıtlarıyla...
biz hala gerçeği görüyoruz ve bilinsin istiyoruz:

“yanlış iktisat doğru anlatılmaz”





Üniversite / Bilim

Kapısından girdiğimiz üniversitenin bir “meslek edinme/iş bulma” kurumu olmadığının bilgisine herhalde hepimiz sahibizdir. Her ne kadar hayatımızı ve düşüncelerimizi belirleyen sistemin bize dayattığı ve bizi yörüngesine soktuğu “algı” bu olsa da... Derslerinden kitaplarına, sınavlarından hocalarına kadar memnuniyetsizliklerimizin had safhada olduğu üniversitelerimizde çeşitli bilgilere temas edip, bilimle haşır neşir oluyoruz. Sahiden oluyor muyuz?


¬ Bugün üniversitelerde hangi bilimden ve bilimsel üretim süreçlerinden söz ediyoruz? Bugün bilimin hal-i pür melali nedir? Ya da bilim neydi de şimdi ne oldu? Bilim insana ne öğretti ve bugün insanoğlu bilimden ne anlıyor? Bu sorulara arayacağımız yanıtlar aynı zamanda üniversitenin de ne olduğu/ne olması gerektiği, hatta ne olmadığı sorularına da cevap olacaktır.

Bilim dinin, devletin, ideolojinin, kültürel geleneklerin ve toplumsal sağduyunun yüce otoritesinin önünde diz çökmeye zorlanan insana ayağa kalkıp özgürleşmesini öğretti. Bilim insanın kendi hayatı, yani kendi doğal ve toplumsal yaşam koşulları üzerindeki söz, yetki, karar ve iktidar yeteneğini geliştirmesine yaptığı büyük tarihsel katkılarla insanı ayağı kaldırırken, kendisi tek bir şeyin, hakikatin önünde diz çöktü. Bilimin gerçekte önünde diz çöktüğü ise hakikatin kendisinden çok, insanlığın ve toplumun ortak iyiliğiydi.

Bir zamanlar insanın insanlaşması yolundaki bilinçli eylemin ta kendisinin örgütlenmesi iken hakikatin ve insanlığın ortak iyiliği önünde diz çöken üniversite, bugün hakikat diye neyin önünde eğiliyor? Hakikat, sermayenin verimlilik, neo liberalizmin yoksullarla savaş ve emperyalizmin fetih planlarında mı gizli? Üniversite ve kurumsal bilim artık toplumsal ve politik statükoyu olduğu gibi devam ettirmeyi amaçlayan soğuk teknokratik planların, mülk sahibi sınıfların insanlığın büyük acılarına gözünü kapatan toplum mühendislikleri programlarının uzman pratisyeni olduysa, hakikati kim açığa çıkartıp, insanlığın ortak iyiliğine katkıda
bulunacak bilgiyi kim üretecek?

Bilimin, bilginin ve bilgi üretim süreçlerinin nitelikli bir meta olarak ekonomideki önemi keşfedildikten sonra, bilginin niteliği, bilim insanının niteliği, bilimin yapısı ve işlevi değişmeye başladı. Bilimin ticarileşmesi süreçlerinde, bilim ve bilim insanı toplumsal değerini ve saygınlığını kaybederken, bilimsel etkinlik alanı daraldı, bilim insanının aydın kimliği bozuldu; dolayısıyla, bundan en büyük yarayı, bilimsel ve entelektüel üretim merkezi olan üniversite aldı. Aydınlar bordrolu bilim insanı meslek grubuna dönüşürken, kariyer ve para getiren başarılar peşinde koşmaya başladılar. Artık gerçeğe ulaşmak onları mutlu etmiyor; gerçeği araştırırken
elde ettikleri başarıdan daha fazla mutlu oluyorlar. Ve yoğun teknolojiler sayesinde yaşam salt teknik bilgiye indirgeniyor. Üniversitelerdeki kamu yönetimi, hukuk, iktisat, mühendislik,
mimarlık gibi bölümlerde bölümle ilgili teknisyenler yetiştirilirken; bu bölümlerde okuyan öğrenciler de mezun olduklarında teknik birer eleman gibi piyasa koşullarında hayatlarını idame ettirebilecek işler kovalamaya mahkum ediliyorlar.


Dünyamız ve ülkemiz her gün depremler, sel felaketleri, hastalıklar vb. gibi yıkımlarla boğuşurken, bu yıkımlar milyonlarca insanı çaresizliğe ve yok oluşa sürüklerken; ne bilim insanlarından ne de üniversitelerden bir çözüm önerisi, bir karşı çıkış ortaya çıkmamakta. Çünkü bugün bilim/üniversiteler kapitalizmin boyunduruğu altında. Ve kapitalizm kendi meşruiyetini bilimi kullanarak sağlamakta.


Kapitalizmin meşrulaştırılması demek, bilim ve bilimsel yöntemler kullanılarak, kapitalizmi “mümkün olan en iyi yaşam biçimi,” yani “alternatifsiz” ve “evrensel” bir yaşam biçimi olarak sunmaktır. Bilimi ve insanı ayaklar altına alan bu “ideolojik temizlik hareketi” sayesinde kapitalizm, kendine karşı çaresizliği örgütlemektedir. Kapitalizm evrensel olmadığı gibi, kapitalist bilim politikaları da evrensel değildir. Evrensellik iddiası, kapitalist bilim politikasının eleştiriden muaf kemikleşmiş ideolojik teröründen başka bir şey değildir.

Bilimin ve üniversitenin sermayenin üretim aracı haline dönüştürüldüğü bir dünyada, alternatif bilginin üretilebileceği bir alanın yaratılabilmesinin ilk koşulu bize dayatılan yaşam koşullarının gerçek sonuçlarını yani hakikati açığa çıkaran eylemin örgütlenmesidir. İşte bu kitapçık vs. adı her neyse bu eylemin iktisat alanında örgütlenmesinin ilk adımı olacaktır bizce.


Bugün üniversite ve onun asli unsurlarından biri olan üniversiteli aydın hiç olmadığı kadar nihai ve mecburi bir tercih yapma zorunluluğuyla karşı karşıya. Bilginin metalaşmasının ve bir kamusal alan olarak üniversitenin fikren ve fiilen topyekün tasfiyesi sürecinin dayatmış olduğu bu zorunluluk, aynı zamanda topyekün özgürlüğün de olanağı olacaktır. Üniversiteli aydının bu konularda takınacağı politik tutum ve geliştireceği ahlak, 21.yy’ın üniversite/toplum modeli ve ilişkisinin de nasıl olacağının ipuçlarını verecektir. Bilgi üretimi kendi meşruiyetini insanın özgürleşme ereğine mi, sermayenin kar motifine mi dayandıracaktır? Bilgi toplumsallaşarak mı, ticarileşerek mi yayılacaktır? Bilimsel bilgi, insanlığın evrensel bilgi haznesine ait ve kamusal kullanıma açık mı olacaktır yoksa mülkiyet rejimine ve meta ilişkilerine mi tabi olacaktır? Ve nihayet bu çağın üniversiteli aydını, bilim etiğini ve kendi yaşam pratiğini burjuvazinin iktidar etme ve piyasa ahlakıyla mı birleştirecek, yoksa “ezilenlerle kaynaşma ahlakı” geliştirme doğrultusunda mı kuracak?


Daha basit bir ifadeyle soralım:
Bugün neo-klasik iktisadın teorisini öğrenen ve sınıftan dışarı adımını attığında/kitaptan başını kaldırdığında muazzam bir eşitsizlikler/sömürüler/toplumsal yıkımlar dünyasıyla karşı karşıya kalan üniversiteli, hala “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler”in “neo” safsatasının önünde mi diz çökecek yoksa hakikatin, yani insanlığın ve toplumun ortak iyiliği önünde mi?


İşte cevabını aradığımız soru!






TÜRKİYE'DE İKTİSAT EĞİTİMİ


¬ Bir an için bilimin ve bilimin üretildiği yer olan üniversitelerin toplumla bağlarını kopartalım. Üniversitelerin iş ve işçi bulma kurumları olduğunu düşünelim. Parayla gelinen bireysel geleceğimizde iş bulmamıza yardımcı özel kuruluşlar ya da kamu kuruluşları. CV’mize yazacağımız önemli alanlardan bir tanesi diyelim üniversiteye. Öyle değil ya bir an için öyle düşünelim.

Bilim denilen şeyin alınıp satılabildiği hatta alamayanların yaşayamadığı bir dünya tasavvur edelim sonra. Üniversitelerde NATO’ya silah tasarlama bilgisinin üretildiğini düşünelim mesela. Öyle değil ya bir an için öyle düşünelim.


Bu üniversitelerin iktisat bölümlerini düşünelim sonra. Herhalde şöyle olurdu: Hala görünmez el prensibi anlatılırdı, her birey kendi kârını maksimize etmeye çalışır ama sosyal refah sağlanırdı. Hala tekil bir iktisat eğitimi gösterilir, matematiksel modelleme tek bilimsel önerme gibi gösterilirdi.

Öyle değil ya bir an için öyle düşünelim.
Sosyolojiyle, tarihle, siyaset bilimiyle tamamen çelişen bir iktisat tezgahı bilim diye yutturulurdu.

Bütün değişkenler sabit tutulmak zorunda kalırdı herhalde, her önermeye ceteris paribus'la başlanırdı. Dünyada aç yatan 1,5 milyar insan görmezden gelinir, sorun teoride değil de pratikte aranırdı.

Üniversitelerde bilim üretmenin derdi yok ise bunların hepsinin gerçekleşmesi çok mümkün. Neyse ki durum öyle değil, üniversitelerimiz toplumsal gerçeklere uygun iktisadi bilgiler üretiyor.

Sosyal adalet etkin durumda, bölüşümde dağılımda üretimde etkinlik maksimize edilmiş. Yani Türkiye’deki 87 üniversitenin yaklaşık 70.000 iktisat bölümü öğrencisi sokağa çıktığında hiçbir çelişkiyle karşılaşmıyor. Yanlış zamanda yanlış mekanda doğduğu için yoksulluğa terk edilmiş insanlar olmadığı gibi böyle bir durumla karşılaşılırsa iktisat bilimcileri hemen bu duruma müdahil oluyor.

Müjde ey iktisat akademisi, teorimiz tutuyor! Çelişkisiz, sürtünmesiz neoklasik iktisadımız insanların %98'i için sağlıklı, insanca bir yaşam öngörüyor. Sadece iktisat bölümleri değil, uluslararası finans, uluslararası ticaret, maliye, işletme-ekonomi gibi bölümlerle sayısı 100.000'i bulan iktisat öğrencisi mezun olduğunda bankalarda, hazine müsteşarlığında, maliye bakanlığında, finans sektörünün muhasebesini tutmada iş bulacak. Malum sosyal refah başka türlü sağlanmaz.

İşte neoklasik iktisat eğitiminin anlattığı palavralara inanmak bu kadar rahatsız edici olmalı. Bugün birkaç lisans programı dışında bütün bölümlerde en azından iktisada giriş dersi bu kadar saçma okutulmakta. Türkiye üniversitelerinde tekil, matematik odaklı, diğer sosyal bilimlerden tamamen kopmuş, gerçekçi olamayan dolayısıyla bir bilim dahi olamayan bir tezgah, binlerce üniversiteliye bilim diye yutturulmaya çalışılıyor.

Sosyolojiyle, psikolojiyle ilişkileri sakat boyutta ilerleyen, yoruma kapalı neo-klasik iktisat; açlığa, kıtlığa, krizlere, felaketlere çözüm bulamıyor. Hatta işin ürkütücü boyutu, bu felaketlere çözüm bulma gibi dertleri de bulunmuyor. Çünkü ilginç bir şekilde belki akademisyenler değil ama neoklasik iktisadın kendisi, sosyal refahın sağlandığı gibi yanılgılar içinde.

Sosyal refah bugün sadece iktisat derslerinde 3 dakika üstten geçilen bir düştür.

Sokak ise bilimi özlemektedir.

Türkiye üniversitelerinde iktisat yanlış anlatılmamakta, yanlış iktisat doğru anlatılmaya çalışılmaktadır.

Asıl soru bugün kaç tane öğrencinin bu çelişkiyi fark edip müfredatı reddedeceği sorunudur.



MÜLKİYE'DE İKTİSAT EĞİTİMİ


¬ Mülkiye'ye ve Türkiye’ye iktisat dersi kavramı 1913'te Mali Şube'nin açılmasıyla girmiştir ve Mülkiye iktisat dersi konusunda diğer üniversitelerden çok daha tecrübelidir. 1982'de YÖK, Mülkiye’deki Mali Şube'yi ikiye ayırmış; iktisat ve maliye bölümlerini kurmuştur. İki bölümün de kontenjanının arttırılmasıyla öğrenci sayısı artmış, ancak 1402'likler olarak adlandırılan YÖK’ün beğenmediği hocaların atılmasıyla Mülkiye nitelik kaybına uğramıştır.

Mülkiye'nin o dönemki değerli hocalarının isimlerini burada anmak gerekir: Rona Aybay (hukuk), Yılmaz Akyüz (iktisat), Cem Eroğul (hukuk), Baskın Oran (uluslar arası ilişkiler), Tuncer Bulutay (iktisat), Bahri Savcı (siyaset bilimi), Korkut Boratav (iktisat).

Mülkiye 1982-83‘te atılan hocalarını 89'a kadar göremedi. YÖK'ün bu faşizan uygulamasını protesto eden yaklaşık 20.000 üniversite hocası ise üniversitelerden uzaklaştı. Aslında bu durum salt bir nitelik kaybından ziyade Türkiye üniversitelerinde üretilen bilimin amacına yönelik saldırıydı. Şimdilerde yakından tanık olduğumuz üzere; yıllarca Türkiye’deki en nitelikli siyaset okulu olma ünvanını elinde tutan Mülkiye, bugün öğrencileri ve akademisyenleriyle bir bunalım yaşamaktadır.

Mülkiye’de iktisat …

Her beş senede bir değişen üniversiteye giriş sistemi, Mülkiyeli öğrencinin tipolojisini değiştirirken; Mülkiye’de iktisat, maliye ve işletme bölümü öğrencilerinin ilk 2 sene karşılaştıkları en sert derslerden birisi iktisat dersidir. İktisat dersi, mikro ve makro iktisada giriş olarak ikiye ayrılırken; ilk sene okutulan İktisada Giriş (Erdal Ünsal) kitabı vize ve finallerde biz öğrencilerin en çok muhattap olduğu kitapların başında gelir.

Mülkiye’de hangi iktisada giriş?

Yukarıda da belirtildiği gibi iktisat, doğası gereği sosyoloji ve tarih biliminden koparılamaz ve yine doğası gereği iktisat, toplumsal ve ahlaki tercihleri bünyesinde barındırır. Bu önerme üzerine Erdal Ünsal’ın ‘İktisada Giriş‘ kitabından birkaç alıntı yapalım:

‘’İktisat toplumların sınırlı kaynakları sınırsız istekleri karşılamasında nasıl kullandıklarını inceleyen bir sosyal bilim dalıdır’’

Bugün kaç kişinin sınırsız istekleri hayal edebildiği tartışılır bir konudur. Kitabın başında tanımlanan zaruri istekler dahi (yaşama, barınma, giyinme) alınıp satılabilir iken yaşama hakkını satın alamayan bireyler sınırsız istekleri hayal ederler mi?

Ayrıca kitabın geri kalanında sosyolojik hiçbir altyapı bulunmazken kitabın ilk ünitesinde tüm iktisat biliminin bununla temellendirilmesi ne kadar bilimseldir?

Neo-klasik iktisadı özetleyen kitapta diğer bir temel ise bireylerin rasyonel olmasıdır. Her birey kendi çıkarını maksimize etme çabasındadır. Ancak bu durum toplumun çıkarını alt üst edecek, toplumsal refah hiçe sayılacaktır.

Bir alıntı daha(bakınız 250 yıllık Adam Smith alıntısı sf. 52):

“Piyasa mekanizmasında her karar biriminin toplumun yararını değil de kendi yararını maksimize etmeye yönelik sonucu hiç amaçlanmadığı halde, sosyal yararın maksimize edilmesine görünmez el prensibi denir.”

Dünyada ishal yüzünden ölenlerin sayısı kanser, AIDS gibi hastalıklardan çok daha fazladır çünkü 1.5 milyar insan sağlıklı suya ulaşamamaktadır. Toplumsal refahtan bahsedilirken bunu sağlayan elin görünmez olması manidardır. Piyasa mekanizmasının en işler ve güçlü olduğu ABD’de ortalama yaşam süresi kısmen daha sosyal olan İsveç’in çok altındadır. Çünkü insanları öldüren, güç değil eşitsizliktir.

Mülkiye'deki iktisat eğitimini veren ve hemen her yıl yeni baskısını yaptığı çeşitli iktisat kitaplarıyla bize kapitalizmin iktisadını anlatan Erdal M. Ünsal hocamızın kitaplarından yaptığımız alıntılar şimdilik yeterli. O zaman soralım Erdal M. Ünsal hocamıza, bakalım ne yanıt verecek bizlere:


Asgari ücretlerin bir taban fiyat uygulaması olup emek arzının artması gibi istenmeyen bir durum olduğundan bahsetmek mi bilimseldir?

Kapitalizmin daha fazla refah daha fazla özgürlük getirdiğine kadar bütün çürütülmüş varsayımların gerçekmiş gibi okutulması mı bilimseldir?

Her gün hızla artan işsizlik ve yoksulluk oranları ortadayken, sosyal refahın sağlandığını pişkinlikle söylemek mi bilimseldir?





BUGÜNKÜ "İKTİSAT" BİLİMİNİN DÜNYASI


Ezberlemek için sabahladığımız iktisat kitaplarımızda hep bir görünmez elden, pareto optimumundan bahsedilir durur. Biz de en azından sınavda bir kaç satır yazacak kadar ezberlemişizdir bu kavramları. Grafiklere, anlatılanlara baktığımızda piyasa yeterince serbest olduğunda herkes maksimum refaha ulaşabilecek, buna bağlı olarak da tüm ekonomi ideal dengesine kavuşacaktır.


¬ Kitaplarımızda piyasa kapitalizminin merkezi planlı sosyalizme kıyasla daha fazla hürriyet, daha fazla üretim ve daha yüksek bir refah sağladığı gerçeğinin 1980'lerde netleştiği yazıladursun, rakamlara baktığımızda durumun pek de öyle olmadığı ortaya çıkıyor. İşte bugün öğrendiğimiz iktisadın dünyası:

Bugün dünya nüfusunun yarısından fazlası (yaklaşık 4 milyar) günde 2 dolarla yaşamak zorunda. 2 milyarı ise açlık sınırında yaşamlarını sürdürüyor.

Günde 50.000 kişi yoksulluğa bağlı nedenlerden dolayı hayatını kaybederken her üç saniyede bir çocuk yoksulluk nedeniyle ölüyor. Her akşam bir milyardan fazla insan aç yatıyor.

Dünya nüfusunun altıda biri (ki bu rakam sürekli artmakta) kanalizasyon, elektrik ve su şebekesi gibi en temel alt yapı hizmetlerinden yoksun olarak gecekondularda yaşıyor. Bu rakamlar Kamboçya, Hindistan, Kenya gibi dünyanın en yoksul bölgelerinde nüfusun % 80'ine kadar ulaşıyor. Dünyada yaklaşık 1.5 milyar insan sağlıklı içme suyundan mahrum. Her sene 2 milyondan fazla insan suya bağlı nedenlerden dolayı ölmekte. Milyarlarcasının ise bir aspirine dahi ulaşma şansı yok.

Her sene beş yaşından küçük 2 milyondan fazla çocuk zatürre nedeniyle hayata veda ederken, yüz binlercesi ise tedavisi ve önlemi çok basit hastalıklar(grip gibi) nedeniyle yaşamlarını yitirmekte. Son yıllarda milyarlarca köylü topraklarından koparak şehir merkezlerine göç etmek zorunda kaldı. Diğer taraftan ise dünya genelinde işsizlik hızla artmakta. Dünyada resmi rakamlara göre 200 milyon kişi işsiz, 2008 krizi sonrası bu rakamlara her gün on binler ekleniyor. Dünyada her sene yılda 7.3 milyon hektar orman yok ediliyor. Dünya, tarihin en ciddi ekolojik tehdidi ile karşı karşıya. İklim bozuklukları, değişen iklim yapılarına bağlı doğal afetler her sene gündemin ilk sırasına oturuyor.

Son otuz yıl içerisinde başta Ortadoğu, Afrika ve Balkanlar olmak üzere dünyanın farklı bölgelerinde emperyalist işgaller ya da emperyalizmin hedefleri doğrultusunda patlak veren iç savaşlar nedeniyle milyonlarca insan hayatını kaybetti. Sadece Irak’ta 1 milyonun üzerinde sivilin ölmesi artık satır aralarına sıkışmış haberler arasında yer alıyor.

Daha çoğaltabileceğimiz onlarca veri gösteriyor ki dünya, iktisat kitaplarında yazdığı gibi bir görünmez el sayesinde dengeye gelemiyor. Kafamızı kaldırıp baktığımızda tekelleri, dışsal etkileri görüyoruz; hatta insanın kendisini yok sayarak yapılan o hesapların, grafiklerin, yazılan kitapların ve bize öğretilen iktisadın pek de gerçekçi olmadığıyla yüzleşiyoruz.





BUGÜNKÜ "İKTİSAT" BİLİMİNİN TÜRKİYE'Sİ


¬ Dünyadaki verilerin ardından bir de Türkiye'ye göz atalım. Türkiye İstatistik Kurumu'nun son verileri şu şekilde :

Eylül 2009 itibariyle işsizlik oranı % 13.4, yani 3 milyon 429 bin işsiz bulunuyor. İşsizlerin % 55’inin lise altı eğitimli, %27.3’ünün bir yıl ya da daha fazla zamandır işsiz ve %88’inin daha önce bir işte çalışıyor olması verileri, işten çıkarmaların veya fabrika kapamalarının gerçekliğini gözler önüne seriyor.

Yine Eylül 2009 verilerine göre tek kişinin açlık sınırı 1.077, yoksulluk sınırı 1.419 lira iken dört kişilik bir ailenin açlık sınırı 2.027, asgari geçim haddi ise 2.824 lira. Ortalama memur maaşinın 1.321 lira olduğunu düşünürsek bu maaşin %46’sı gıda, %35.5’i de konut harcamalarına gidiyor. Türkiye’de çalışanların üçte birinin asgari ücret aldığını, asgari ücretin net 496 lira olduğunu yukarıdaki verilerle birleştirdiğimizde durumun ciddiyetini fark ediyoruz. İktisat kitaplarımızdaki grafikler ve hesaplamalar, asgari ücretle geçinen bir ailenin nasıl geçinebileceğini açıklamakta yeterli midir, sormak gerek.

TÜİK’in 2008 yoksulluk verileri ise başka bir tartışmanın habercisi. Açlık sınırını kişi başına günde 1 doların, yoksulluk sınırını kişi başına günde 2.1 doların, gıda ve gıda dışı harcamaları içeren yoksulluk sınırını da kişi başına günde 4.3 doların Türkiye’deki satın alma gücüne göre hesaplayan TÜİK’in açıkladığı “2008 Yoksulluk Çalismasi Sonuçları”na göre, kriz yılı olan 2008’deki yoksulluk oranı, krizin ve işsizliğin henüz bu boyutlara ulaşmadığı 2007’ye göre azalmış görünüyor. 2007’de %17.79 olan yoksulluk oranı, 2008’de %17.11’e düşmüş. İşsizlik oranının hesaplanmasında emek piyasasının dışına düşenleri ve ekonominin kayıt dışı kısmını hesaba katmayan TÜİK’in, yoksulluk ile ilgili verilerdeki bu tavrını iyimserliğe mi, yoksa iktidarın başarılı (!) ekonomi politikalarını meşrulaştırma görevine mi bağlamak gerekir?

Buraya kadar işsizliğin gerçek rakamlarının %20’lerde olduğu Türkiye’de kısmen şanslı olanlardan bahsettik. Ya diğerleri? 1980 sonrasında tarımın payının azalmasıyla ters orantılı bir biçimde artan kırdan kente göç, büyük kentlerdeki gecekondu mahallelerinde en temel sağlık hizmetlerinden yoksun yaşamak zorunda bırakılan insanlar krizin can yakıcılığını düşündürüyor. Kırlardaki rakamları incelediğimizde yine göze batan bir farkla karşılaşıyoruz. Kentlerde her on kişiden biri yoksulluk sınırının altındayken kırlarda her üç kişiden bir yoksul.

Türkiye’de en üst %5’lik kesim ile en alt %5’lik kesim arasındaki gelir farkı giderek büyüyen bir uçuruma benzetebiliriz.

Kredi kartı mağdurlarının banka soyma girişimleri, borcu
yüzünden intihar edenlerin haberleri artık sıradanlaşıyor.

Üniversitelerdeki iktisat eğitimi bize fırsat maliyetini, Hicks grafiğini çizmeyi ögretiyor ögretmesine de en can alıcı noktayı atlıyor. İşsizliğin, yoksulluğun, doğa katliamının,
bebek ölümlerinin cevabını bulamıyoruz o ezberlediğimiz grafiklerde.






NASIL BİR İKTİSAT EĞİTİMİ


¬ Daha önce düşünenleriniz vardır. Bilgisayar klavyesi ABCDE diye başlamaz. QWERT biçiminde başlaması açıklama bekleyen bir durum yaratır. Bu dizilimin arka planında daktilo üretiminin ilk günlerinde ortaya çıkan teknik bir sorun vardır. İlk daktiloların bir sıkışma sorunu yaşaması daktilo üreticilerinin deneme yanılma yöntemiyle en uygun dizilişi bulmasını sağlamıştır. Ancak çok sonraları teknolojinin ilerlemesiyle bu teknik “sıkışma” sorunu çözülmüş, ancak QWERT dizilişine de insanlar alışmıştır.

Bugün neo-klasik iktisat eğitimi de teknik açıdan sıkışmıştır. Neo-klasik iktisadın argümanları ve sonuçları üniversitelerde okutulan iktisat kitaplarındaki toplumsal refahta sıkışmıştır ve bizler, yani bilim üreticileri yeni bir diziliş bulmak zorundayız. Bu dizilişe dair ilk elden söylenebilecek uyarıları ise şöyle sıralayabiliriz:

¬ İktisadın sosyal bilimlerle bağları koparılmamalıdır. İktisat eğitiminin her alanında sosyolojiden, tarihten, siyasetten bahsedilmesi olmazsa olmaz koşulumuzdur. Neo-klasik iktisadın bireyin kendi kârını maksimize etme arzusu, artı-değerin insanlar tarafından üretilemediği paleolitik dönemde yoktu. Bu arzu Melâmilerde de yoktu, Kızılderililerde de yoktu. İşte tarih ve sosyoloji iktisatla çelişiyor. Ancak biz biliyoruz ki sosyal bilimlerin hepsi yan yana ve omuz omuza insanlığın hizmetindedir.

¬ Kurgusal değil gerçekçi bir iktisat eğitimi olmalıdır. Gücünü pratikten almayan teori asla bilimsel değildir. İktisat biliminin temel sorunu sınırlı kaynakların sınırsız isteklerce bölüşülmesi değil, sağlıklı suya ulaşamayan 1,5 milyar insandır.

¬ İktisadın bir sosyal bilim olduğu unutulmamalı, iktisat matematiğin boyunduruğundan kurtarılmalıdır. Ceteris paribus matematiğinin bir amaç değil araç olduğu, böylece iktisat eğitiminde neo-klasik iktisadın bir safsata olduğu gerçeklerine kolayca erişilir. Matematik, insanı sadece üreten-tüketen bir kalıp olarak basitleştirmezse neo-klasik iktisadın hiçbir argümanı kalmaz.

¬ İktisat, fen bilimleri gibi küresel ölçekte düşünülemez. Evet; neden küresel gösterildiğini biliyoruz, neden Colorado ve Hakkari’nin gerçeklerini sınırları zorlayarak üst üste koyduklarını da biliyoruz. Çünkü kapitalizm bizi kafa sayımızla görmek zorunda. Halbuki farklı bir gerçeklik, örneğin öğrencilerin fotokopi ve kitaplarını paylaşması, hatta kopya alıp vermesi dahi mikro iktisadın gerçekliklerini yıkmaktadır. Hepimizi McDonald’s köftesi gibi standart ve makul görmek kapitalizmin açlığındandır, ancak McDonald’s köftesi gibi göstermek de iktisat profesörlerinin bu açlığın temsilcileri olmalarındandır.

İktisat, 1980 sonrasında yaşanan büyük değişimle birlikte daha önce göz ardı ettiği birçok şeyle yüz yüze gelmiştir. Krizler, çevre sorunları, sosyal çelişkiler, doğal kaynakların
tükenmesi gibi konular iktisadın mevcut araçlarıyla başa çıkacağı sorunlar değildir.
Bilgi teknolojilerindeki gelişmeler ve psikoloji gibi alanlardaki bulgular da bu yönde bir değişimin habercisidir.

İktisadın 21.yüzyıl dünyasının problemlerini çözebilecek ve bu yöndegelişmeye açık bir yapılandırmaya ihtiyacı vardır.





ALTERNATİF SINAV

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi
Maliye-İktisat Vize Sınavı


SORU: Bir T ülkesinde (muz cumhuriyeti değildir) başbakan fırsat buldukça 3 çocuk yapılmasını salık veriyor. Erdal Bey ve eşi ise sağlam makro iktisadi bir modelin sağlam mikro temeli olmadan gerçekleşemeyeceğini bildiğinden başbakanın bu fikrine güveniyor. Erdal Bey'in X , Y , Z adında 3 çocuğu oluyor. Yaşları sırasıyla 1 , 7 , 18 olan çocukların yine sırasıyla aylık bebek bezi , okul defteri ve üniversite masraflarını Erdal Bey hesaplıyor.

X- 400tl
Y- 500tl
Z- 600tl zaruri ihtiyaçları (istekleri) toplam 1500tl oluyor.
Bunun yanı sıra Erdal Bey'in barınma , ulaşım , sağlık , beslenme haklarının alınıp satılan bir ülkede yaşadığını düşünürseniz ;

a- Erdal Bey'in maaşı ne kadar olmalıdır?
b- Erdal Bey'in maaşı yetiyorsa ne iş yapıyor olmalıdır?
c- T ülkesinin makro iktisadi analizini yapınız.

Sınav süresi 60 dakikadır.
a ve b şıkları 25 ‘er puan dır.
c şıkkının kaç puan olduğunu siz hesaplayınız.
Başarılar dileriz...





Yayın yok.
Yayın yok.